23 Nisan 2017 Pazar

Monterey Pop Festivali 50 yıl sonra Aşk Yazı'nı geri getiriyor

Woodstock'tan önce Monterey Pop vardı. "Summer of Love / Aşk Yazı" deyişinin çıktığı yaz, 1967'nin 16-18 Haziran tarihlerinde Kaliforniya'da düzenlenen festivale, rock festivallerinin atası diyebiliriz. Bütün müzisyenlerin para almadan gönüllü olarak yaklaşık 200.000 seyirciye çaldığı festival, 50. yılı şerefine bu sene aynı tarihlerde aynı yerde tekrar düzenlenecek. 

Nasıl ortaya çıkmıştı Monterey Pop Festivali fikri peki? Dönemin en önemli müzik yapımcılarından Lou Adler, Paul McCartney ve The Mamas & The Papas'la rock 'n' roll müziğin bir türlü caz müzik kadar saygın bir yere konumlandırılamadığından konuşuyordu. Bunun için Monterey Caz Festivali'ne bir alternatif olarak Monterey Pop Festivali'ni düzenleme kararı aldılar. Bir danışma kurulu kuruldu ki kimler yoktu ki içinde: Paul McCartney, Mick Jagger, Rolling Stones'un efsane yapımcısı Andrew Loog Olham ve Paul Simon sadece birkaçı...

Bu danışma kurulundan Paul McCartney ve Andrew Loog Olham, Jimi Hendrix'in festivalde çıkmasını öneren isimlerdi. Onlar olmasaydı Jimi Hendrix bu kadar popüler olmazdı büyük ihtimalle. Zira o sıralarda İngiltere'de yeni yeni tanınmaya ve sevilmeye başlanan ikon henüz  ABD'de pek tanınmıyordu. Grubu The Jimi Hendrix Experience ile Monterey Pop'ta gitarını yaktığı meşhur performansını sergilemesinin ardından hem festivalle hem de o "çiçek çocuk" dönemiyle özdeşleşen isimlerin başında geldi.



Janis Joplin de aynı şekilde Monterey Pop ile ünü yıldızlara ulaşan isimlerdendi. Columbia Records, Joplin ve grubu Big Brother & The Holding Company'nin bu festivaldeki performansından etkilenerek grubu bünyesine dahil etmişti. Festivalde ayrıca The Grateful Dead, Simon and Garfunkel, Jefferson Airplane, The Who, Otis Redding, The Animals ve Ravi Shankar gibi önemli isimler de yer almıştı.

Festivale katılan isimler kadar katılmayanlar da ayrı bir meseledir. The Beach Boys ilk başlarda çıkacak gibi görünse de Brian Wilson'ın psikolojik sorunları ve Carl Wilson'ın başının askerlik yüzünden dertte olması nedeniyle çıkamadı. Bu hayal kırıklığı grubun bir sonraki albüm satışlarına da olumsuz olarak yansıdı. Bob Dylan, geçirdiği motosiklet kazasından hâlâ toparlanamadığı için daveti reddetmek zorunda kaldı. Beatles ise yaptıkları müziğin artık sahnede icra edilmesinin zor olması sebebiyle katılmadı. Rolling Stones ve Donovan da uyuşturucu olayları nedeniyle çalışma vizeleri çıkmadığı için katılamayanlardan. Yine de Brian Jones bütün ihtişamıyla izleyici olarak katıldı festivale, hatta Jimi Hendrix'i bizzat kendisi sahneye davet etti.



ABD'nin yarattığı kapitalist sisteme müzikle, dansla ve sevgiyle karşı çıkan hiç de azımsanamayacak bir grup gencin buluşma noktası oldu Monterey Pop Festivali. Kendinden sonraki Woodstock gibi ticari olmayışı da festivali daha saf hâle getiren detaylardan biridir. Hippie'lerin marşı diyebileceğimiz San Francisco (Be Sure to Wear Flowers in Your Hair) de bu festivalden çıkmadır. John Phillips'in yazıp Scott McKenzie'nin söylediği bu şarkı, Aşk Yazı'nın özeti gibidir bir nevi:



Bu ilham verici festivali 50. yılında anmak için fikir babası Lou Adler ve organizasyon şirketleri Another Entertainment ile Goldenvoice Present bir araya geldi ve artık karar kesin: Monterey Pop, bu sene yine 16-18 tarihleri arasında 2017 versiyonuyla müzikseverlerle buluşacak. 50 yıl önce aynı festivalde sahne alan Eric Burdon & The Animals, Booker T., The Grateful Dead'den Phil Lesh'in yanı sıra Jack Johnson, Leon Bridges, Regina Spektor ve babası Ravi Shankar'ın anısına Norah Jones da sahne alacak isimler arasında. İlki kadar görkemli olması beklenmese de heyecan verici bir etkinlik olacağı kesin. Biletler taze satışa çıktı, gidebilen gitsin ve saçına çiçek takıp festival ruhunu yaşasın diye. Ayrıntılı incelemek isteyenler buraya gidebilir.

Festivalin 50. yıl kutlamaları kapsamında usta yönetmen D. A. Pennebaker'ın belgelediği film de ABD'de sinemalarda gösterilecek. The Animals'ın festivale ithaf ettiği Monterey şarkısı eşliğinde belgeselin fragmanını izleyin ve kendinizi üç dakikalığına orada hayal edin:

  

28 Şubat 2017 Salı

Amadeus, orkestra eşliğinde beyazperdede


Tam 7 yıl olmuş  Amadeus'u izleyeli. Hayatımı değiştiren filmlerin başında geliyor. Peter Shaffer'ın aynı adlı oyununun 1984'te filme uyarlanmış hâli Amadeus. Miloš Forman'ın yönetmenliğinde ve Saul Zaentz'in yapımcılığında bir başyapıta dönüşen film tam 8 Oscar ödüllü. En İyi Erkek Oyuncu ödülüne birlikte aday olan iki isim, yani Tom Hulce (Mozart) ve ödülü kazanan F. Murray Abraham (Salieri) bu filmle kariyerlerinin doruk noktasında. Filmle iç içe geçen Mozart'ın müziği sayesinde etkileyicilik dozu en yüksek seviyelerde. Öyle ki Sir Neville Marriner yönetimindeki soundtrack, 6.5 milyondan fazla satarak tüm zamanların en popüler klasik müzik kayıtlarından biri.

Amadeus'un 24-25 Şubat'ta Zorlu PSM'de orkestra eşliğinde gösterimi olacağını duyduğumuzda arkadaşlarımla hemen bilet aldık. Hatta ben konsepti öğrenmeden önce film hiç gösterilmeyecek, sadece orkestra soundtrack'ini çalacak sanıyordum. Meğer tam tersi film orkestra eşliğinde izleniyormuş. Özellikle bu filme ve film sayesinde Mozart'a aşık olan benim için heyecan verici bir deneyim olacağı belliydi. 

Film, Mozart'ın Don Giovanni operasının uvertürüyle ve Salieri'nin Mozart'ı öldürdüğünü iddia eden çığlıklarıyla başladı. Ve tabii ki coşkulu 25. Senfoni... Daha ilk bu sahneden orkestranın çaldığını unutmaya başladım. Filmdeki her bir repliği ve notayı ezbere bilmemin verdiği alışkanlık ve orkestranın filmle uyumunun bunda etkisi olsa gerek. Filmde opera sanatçılarının söylediği aryalar ve günümüzde bulunması zor olan eski tip piyanoların çaldığı sahneler dışında müzik birebir çalındı. Bir-iki yerde senkronizasyon kaçar gibi olsa bile şef Ludwig Wicki hemen durumu toparladı. Bir yandan önündeki bilgisayardan filmi takip ederken bir yandan Orkestra İstanbul'u yönetti. Gökhan Aybulus ise filmin ortasında çalan 22. Piyano Konçertosu'nu ve filmin bitiş jeneriğine eşlik eden 20. Piyano Konçertosu'nu canlı canlı çalarak notaları özenle içimize işledi.



Filmi onlarca insanla dev perdede bir salonda izlemek, evde tek başına DVD'den izlemekten çok farklı bir deneyim. Mesela kendini delicesine Tanrı'yla yarıştıran Salieri'nin çılgın plânları ve gerçekleşmesine sevindiği kötü olaylar için "And you know what happened? A miracle!" demesi çok daha komik geliyor. Mozart'ın abartılı kahkahasına siz de karşılık veriyorsunuz perdenin öteki tarafından adeta. Filmin sonunda Lacrimosa eşliğinde evdeki gibi hüngür hüngür ağlayamıyorsunuz, sessizlik ve peçete şart.

İçimde kalan tek şey, filmin Director's Cut olmayan versiyonunun gösterilmesiydi. Bu standart versiyonda film daha kısa. Çok büyük bir eksiklik olmasa da "olsaydı bazı şeyler daha iyi anlaşılırdı" denilen sahneler çıkarılmış. Filmi izleyenlere ve izlemeyenlere kesinlikle Director's Cut versiyonunu da izlemelerini öneririm. Pişman olmazsınız.

Gecenin sonunda kendinizi "Yahu Mozart bile ölmüş, ben ölmüşüm ne yazar?" derken bulabilirsiniz. Benim gibi filmin perde arkasını anlatan The Making of Amadeus'u izlemişseniz, filmi özel yapan ufak detayları hatırlayıp ekibe tekrar hayran kalabilirsiniz. Tom Hulce'ın film boyunca piyano çalarken her bir notayı doğru bastığını ve hiç dublör kullanmadığını mesela. Ya da Elizabeth Berridge'in (Constanze) defalarca çekilen "Nipples of Venus" şekerlemelerini yediği sahnede artık yemekten bıktığı halde "They're wonderful!" demesinin zorluğunu. Filmle ilgili tüyleri diken diken eden bilgilerden birini hatırlayacaksınız belki opera sahnelerinde: filmde kullanılan opera salonunun iki yüz yıl önce bizzat Mozart'ın Don Giovanni'yi yönettiği salon olmasını.

Bu özel filmi kendine yakışır bir şekilde özel bir deneyimle biz seyircilere sunan, emeği geçen herkese teşekkür etmek isterim buradan. Tabii ki filmi yaratıp gerçekleştirenlere de. Ve elbette o güzel müzikleri yaratan çılgın ve sevgili Wolfie'ye de...




7 Ocak 2017 Cumartesi

La La Land: Modern bir peri masalı


"...Are you a lucky little lady in the City of Light
Or just another lost angel?
City of Night, City of Night..."

La La Land'nin baş kadın karakteri Mia beyaz perdede Los Angeles'a gelip oyuncu olma hayalleriyle belirdiğinde The Doors'un L.A. Woman şarkısından bu sözler geldi aklıma.

Işıklar Şehri, Melekler Şehri, La La Land... Los Angeles gibi büyülü bir şehir için takılacak ne çok lâkap var, değil mi? E, hak ediyor. Damien Chazelle de bu şehrin büyüsünü retro ve modern hâliyle buluşturup müzikli, danslı, masalsı ve asla "cheesy" olmayan romantik bir hikâye; bir görsel-işitsel şölen yaratmış.

"Cheesy" olmayan romantik bir hikâye kısmı çok önemli çünkü hele bir de müzikalse bayat ve yavan bir aşk hikâyesi hiç mi hiç çekilmiyor. Ama La La Land bundan çok uzak; bir yandan tesadüfler, müzikler, danslar ve hatta direkt göndermelerle eski Hollywood filmlerine göz kırpıyor bir yandan da hayalleri uğruna aşktan bile vazgeçebilecek derecede modern bir çiftin portresini çiziyor.

Mia oyuncu olma hayaliyle, Sebastian ise bir caz kulübü açma hayaliyle Los Angeles'a yerleşen iki genç. Birkaç karşılaşmadan sonra birbirlerini tanımaya ve istemsizce birbirlerine çekilmeye başlıyorlar. İkisi de sanatları konusunda o kadar tutkulu ki onları bir araya getiren etkenlerden birinin bu tutku olduğu çok açık. Mia, bilerek Casablanca filminin çekildiği mekânlardan birinin tam karşısındaki bir kafede çalışıyor, Sebastian ise sabah kahvesini inatla artık bir "samba & tapas" barı olmuş eski bir caz kulübünün karşısında içiyor.

Emma Stone ve Ryan Gosling'in uyumunu ve kendilerini adadıkları belli olan şarkı ve dans performanslarını alkışlamak gerek. İlham aldıkları Fred Astaire & Ginger Rogers'la kıyaslarken biraz merhametli olmak lazım çünkü dediğim gibi eski Hollywood'a göz kırpıyor, tıpkı onun gibi olmaya çalışmıyor. Bu çift çok daha mütevazi, modern ve samimi; üstelik bu filmde ön plânda olan onların hikâyesi - dans ve müzik değil. Dans ve müzik, hikâyelerini süsleyen ve hislerini anlamamızı sağlayan bir çerçeve. 



İşte bu yüzden La La Land'de bazı müzikallerdeki gibi abartılı koreografiler, saatlerce uzayıp giden şarkılar ve bunların yanında basit ve sığ kalan bir aşk hikâyesi bulmak mümkün değil. Ve yine bu yüzden müzikalden nefret ettiğini iddia eden (ben de tıpkı Sebastian gibi bir şeyden nefret etmenin fazla kolay ve düşünmeden söylenilen bir ifade olduğunu düşünüyorum) kişilerin de zevk alabileceği bir film. İnsanlar her iki sahneden birinde durduk yere şarkı söylemeye başlamıyor, şarkılar ve müzikler öyle güzel yazılmış ve öyle uygun yerlerde giriyor ki hiç sırıtmıyor ve hikâyenin bir parçası olarak yerlerini alıyor. 

Karakterleri buluşturan ve film boyunca yer yer duyduğumuz Mia & Sebastian's Theme gibi...Ya da benim favorim olan City of Stars... Şu ana kadar izlediğim en güzel film sahnelerinden birinde çalıyor: Sebastian aşık oluyor olmanın verdiği tuhaf bir sakinlik hissiyle tıpkı bir ninni gibi olan şarkıyı söylüyor iskelede, şehir ışıkları bir bir yanmaya başlamışken... Günün en güzel saati - güneş batıyor, hava mavi-mor... Zaten filme bu masalsı tadı veren de film boyunca kullanılan bu mükemmel mavi-mor tonları. Şarkı bir kez daha karşımıza çıkıyor filmde, bu sefer Mia'yla birlikte evde piyano başında bir düet yapıyorlar. Ryan Gosling, "klasik bir müzikal oyuncusu gibi mükemmel" olmadığı için mükemmel olan sesiyle, Emma Stone'a bakışlarıyla ve rahatlıkla piyano çalışıyla bu parçada ışıldıyor - bu arada kendisine film bittikten sonra aşık olmamak elde değil. 



Filmi en masalsı yapan sahnelerden biri de planetaryum sahnesi. Çiftin sinemada Rebel Without A Cause'u izledikten sonra filmde görülen planetaryuma gittiği ve aşklarının filizlenmeye başladığını en büyülü şekilde anlatan mini-fantastik sahne, bana Disney'in 1950 yapımı Cinderella'sını anımsattı. Mia ve Sebastian'ın valsi, tıpkı Prens ve Cinderella'nın balodaki valsi gibi romantik, masalsı ve dinlendirici- acaba eski Hollywood'a gönderme yaparken Disney filmleri de dahil miydi diye düşündürtmedi değil...



Film, eski Hollywood'a bir saygı duruşu niteliğinde oluşu, renklerin etkileyiciliğini kullanışı ve müzikal filmlere göndermelerle dolu oluşuyla Woody Allen filmlerini de anımsattı bana - Cafe Society ve Everyone Says I Love You'yu düşünün. Bir yandan da kendisi gibi başka modern ve orijinal bir romantik komedi olan 500 Days of Summer'ı düşündürdü - o bir müzikal değildi belki ama müzik fazlasıyla ön plândaydı hatırlarsanız. Fakat La La Land, 500 Days of Summer'a göre çok daha romantik ve tek taraf ağırlıklı değil aşk - tam tersi: Mia ve Sebastian, geçirdikleri zorluklara rağmen "Seni her zaman seveceğim." diyecek kadar sevgi ve minnet dolular birbirlerine.

Mia ve Sebastian'ın ilişkisi modern bir peri masalı çünkü klasik "adam ve kadın tanışır, aşık olurlar, zorluklar yaşarlar ama sonunda evlenip mutlu sona ulaşırlar" temasına birebir uymadığı hâlde o bildiğimiz masallar kadar büyüleyici ve romantik fakat çok daha zorlukla ve seçimle dolu. Günümüzde gençlerin kendi hayallerini öncelik sırasında ilk yere koyduğu gerçeğini hatırlatıyor film: iş ve aşkı bir arada yürütmenin zorluğunu da gösteriyor; hayallerin peşinden ne kadar süre koşmak gerektiğini, kader ve seçimler arasında çizginin bulanıklaştığı yerleri ve mutlu sonun ne olduğunu da sorgulatıyor. 

Özellikle filmin final bölümünde bu sorgulamalar doruk noktasına çıkıyor ve gözyaşları da filmin yaşattığı duygu seli gibi akıp gidiyor. Ama bu gözyaşları Love Story ya da Titanic'teki gibi acı ve üzüntü kaynaklı değil: anlayış ve farkındalık gözyaşları. Çocukluğumuzun peri masallarındaki gibi aşkların aslında olmadığını ve bunun bir sorun olmadığını; kötü bir şey değil tam tersine mantıklı olduğunu fark ettiğinizde çocukluk hayallerinizle birlikte akıp giden gözyaşları.


31 Aralık 2016 Cumartesi

Hello Goodbye, George Michael


Aslında 2016 benim için gayet iyi bir yıl oldu - pek çok sevilen ünlünün peş peşe hayatını kaybetmesi dışında. David Bowie'yle başlayıp George Michael'la biten (umarım yılın bu son günü buna yeni bir isim eklenmez) biraz uğursuz gözüken bir yıl olduğu evrensel bir gerçek.

George Michael da maalesef öldüğünde tanıştığım isimlerden biri oldu. Hep uzaktan tanıyordum onu, anlarsınız ya - varlığını bilirsiniz, bir-iki şarkısını bilirsiniz, hoşlanırsınız ama o kadar. Bundan hem biraz utanıyorum hem de o ebedi mirasından bir pay alabildiğim için seviniyorum - yani yüzyıllarca yaşayacak o müziğini takdir ede ede, zevk ala ala dinleyebileceğim için. 

Şimdi izin verirseniz, direkt ona hitap ederek devam etmek istiyorum:

George, bugün bütün gün seni dinledim. Bütün gün, sabah uyandıktan bu kelimeleri yazdığım gecenin 12'sine kadar. Careless Whisper... Ne şarkıymış. Zaten severdim, severdik "dünyaca", ama kaybedince değerini daha iyi anladığımız bir nesne mi oldu o da bir nevi? Neden bütün bir gün loop'a ala ala dinledim o zaman? Neden klibi izleyip sana hayran kaldım her izleyişimde? O saksafon solosu neden çok daha fazla etkiliyor beni yıllar önceki dinleyişlerime göre?



Yunan kökenli olduğunu da yeni öğrendim - zaten bir Yunan heykeli gibi güzel ve kırılgandın. Bu yüzden mi eşcinseldin, yoksa tam tersi mi? 90'lı yılların başına kadar eşcinsel ilişki yaşamamıştın aslında, bak bunu da öğrendim şu röportajdan - ne kadar kibar, dürüst ve sakin biri olduğun da bu röportajlarından belli oluyor. Özel hayatının bu kadar sık dile gelmiş olması fazlasıyla yorucu olmuş olsa gerek, ama dediğin gibi ünlü olmak için ödenen bir bedeldi bu da:



İyi biriydin, cömert ve düşünceli. Pek çok yere bağışta bulunuyordun, hatta bazı şarkılarının telif ücretleri bile belli kuruluşlara gidiyordu ama biz bunları şimdi öğreniyoruz - kimse bilmesin istiyordun. Alçakgönüllülüğün hayat bulmuş hâliydin.

O yumuşak ama güçlü sesinin ve yeteneğinin sınırı yoktu: bir yandan Jesus to a Child gibi şarkılarla duygusallaşıp Wake Me Up Before You Go-Go gibi eğlenceli şarkılarla enerji verip I Want Your Sex ile bir jenerasyona hep uzak ve ayıp görünen seks kavramını anlatıyordun. O dönemde yaşamamış olsam da apaçık ortada: o berbat ve zevksiz 80'lerin sayılı cool adamlarından biriydin. Hem romantik hem seksi... Cinsel kimliğin ne olursa olsun herkese hitap ettin - kadınların da erkeklerin de deli olduğu sayılı şarkıcıdan biriydin.

Last Christmas'ı dinlerdik arkadaşlarımla Noel'de, önce dalgasına fakat sonra farkında olmadan en sık dinlediğim şarkılardan olmuştu. Hiç tahmin etmezdim Noel'de kalbini gerçek anlamda vereceğini...

Seninle yeni tanıştık. Evet, seni bilirdim, Careless Whisper'ı dinlerdim ama hiç şimdiki gibi etkilemezdi(n) beni. Senden önce, senden sonra durumu sanırım... Hakkında öğreneceğim daha çok şey var. Şimdilik bu playlistin altını üstüne getirmekle yetiniyorum, sevgili George, eminim orada bir yerden gülümsüyorsundur bana ve milyonlarca hayranına. Ben de sana gülümsüyorum ve teşekkür ediyorum...



5 Aralık 2016 Pazartesi

Rolling Stones, yeni albümü Blue & Lonesome ile köklerine dönüyor


Hani demiştim ya 60'lı ve 70'li yılların en sevdiğim gruplarının çoğu ya çoktan dağılmış, ya artık albüm çıkarmıyor ya da turne yapmıyor diye? İşte Rolling Stones, bu kategoriye asla dahil olmayan tek grup olabilir! 52 yıldır çok fazla değişmeyen çekirdek bir kadroyla dimdik ayakta, sahnede ve stüdyoda... 11 yıl sonra toplama olmayan ilk albümleri Blue & Lonesome'ı 2 Aralık 2016'da yayımlayan grup, başladığı ve etkisinden hiçbir zaman tam olarak kurtulmadığı yere geri döndü: blues'a.

Albüm kapağıyla başlayalım önce. İçinde icra edilen müzik türünün kendisi gibi mavi. Stones'un meşhur Tongue & Lips logosunun yer aldığı kapağın mavi olmasını istemiş Mick Jagger. Sunulan ilk mavi rengin tonunu beğenmemiş, canlı bir elektrik mavisi olsun istemiş. Ve karşınızda, ta-da! Ben kapağa bayıldım. Gerçekten mükemmel bir mavi tonu olmuş, albümdeki blues şarkılarının adı gibi hüzünlü olmayacağının habercisi gibi. Kapağı tasarlayanlara buradan selamlar.

Albüm, Rolling Stones'un içinde geniş bir blues seçkisi olan repertuvarından seçtiği 12 şarkıdan oluşuyor. Hepsi cover olan Chicago blues ağırlıklı şarkıları, grup bundan tam bir yıl önce turneye ara verip Mark Knopfler'ın Londra'daki British Grove Stüdyoları'nda birkaç günde kaydetmiş. Willie Dixon, Little Walter ve Howlin' Wolf, bu şarkıların sahiplerinden birkaçı. 

Albümü dinlerken sanki Rolling Stones'un '72 yılında kaydedilmiş bir albümünü dinler gibi hissediyorsunuz. Aynı enerji, aynı uyum, aynı tarz... Ama artık bu işte tam anlamıyla bir "pro" oldukları ve kimseye bir şey kanıtlamaya gerek duymadıkları için çok daha rahatlar. Mick'in yıllardır hiç değişmeyen ve blues'a pek yakışan sesi ve hareketli armonikası, Keith Richards ve Ronnie Wood'un uyumlu gitarları ve Charlie Watts'ın mükemmel ölçülü davuluna konuk bir efsane isim daha katılıyor: aynı zamanlarda aynı stüdyoda kendi albümünü kaydeden Eric Clapton. Everybody Knows About My Good Thing ve I Can't Quit You Baby'de gitar çalıyor Clapton. Daha mükemmel ne olabilir ki?

En ilgimi çeken cover, albümün son şarkısı I Can't Quit You Baby oldu çünkü bu şarkıyı 1969'da çıkan ilk albümlerinde coverlamış olan Led Zeppelin'den dinlemeye alışığım. Rolling Stones tarzında ve Eric Clapton'ın eşliğiyle dinlemek oldukça keyif verdi. Willie Dixon, Led Zeppelin ve Rolling Stones'dan sırasıyla dinlemek, şarkının zamansızlığını ve ilham vericiliğini görmek için güzel bir yol, benden tavsiye.

Rolling Stones, blues ile başlayan kariyerinde saykodelik müzik de yaptı country de, hard rock da yaptı romantik baladlar da söyledi. Ama blues etkisi hep hissedildi şarkılarında. Bir kere grubu bir araya getiren müzik blues'du, grubun adı bile blues ustası Muddy Waters'ın Rollin' Stone şarkısından geliyor. Bu albüm de grubun bu blues sevgisinin bir göstergesi. Mick'in dediği gibi, blues çaldıktan ya da dinledikten sonra bütün hüzün ve keder gidiyor. 2016'nın son günlerinde en çok ihtiyacımız olan şey de bu değil mi?


Bonus:

Albümden bir Eddie Taylor şarkısı olan Ride 'Em Down'ın klibi de taze çıktı. Her zamanki rock 'n roll coolluğuyla Kristen Stewart'ı mavinin mükemmel bir tonuna boyanmış (yine blues'a gönderme) bir Mustang'le Los Angeles'ta tur atarken görüyoruz. Blues'a çok uyuyor bence: biraz yalnız kovboy'luk, biraz özgürlük, biraz eğlence, biraz asilik... Sevdim!



28 Kasım 2016 Pazartesi

Beatles'ın izinde Londra

Bundan tam iki yıl önce ben bir dönem İngiltere'de yaşarken ta gitmeden önce araştırıp kafama koyduğum bir şeyi gerçekleştirdim: Londra'da Beatles turu yaptım!

Benim gibi bir Beatles-sever'in kesinlikle yapması gereken bir şeydi bu. Üstelik benim gibilere 15 yıldır bu turu veren donanımlı ve tutkulu bir rehber eşliğinde... Tam anlamıyla bir Beatlemaniac olan Richard Porter!


Richard Porter, yıllardır haftanın beş günü Londra'da Marylebone ya da Tottenham Court Road metro istasyonlarında - tura göre değişiyor- elinde tabelasıyla dünyanın çeşitli yerlerinden Beatles için gelmiş insanları bekliyor ve yeterli sayıya ulaşılınca tur başlıyor. Turun temasına göre çeşitli yerleri ziyaret ediyorsunuz. Üç tur çeşidi var: The Beatles - In My Life Walk, The Beatles - Magical Mystery Tour ve Rock and Roll - London Walk. 
Ben In My Life Walk'a katılmıştım. Gelin, size nasıl geçtiğini anlatayım.

Trene atladığım gibi Londra'ya geldim. Güzel ve güneşli bir Ekim sabahıydı. Marylebone istasyonuna vardım ve Richard Porter ve yanında duran diğer tur katılımcılarını seçmek zor olmadı. Herkes gelince Richard öncelikle elimize tur broşürünü tutuşturdu ve paraları topladı. Bir tam kişi  £10, öğrenci ve 65 yaş üstüler ise £8. Gayet makul bir fiyat. Ben o zaman öğrenci olduğum için £8 verdim.


Marylebone'ın aslında Beatles'ın A Hard Day's Night filminin açılış sahnesinde geçtiği için bir Beatles lokasyonu olduğunu açıklamakla başladı Richard. Ama o meşhur koşma sahnesinin olduğu yolda inşaat vardı, o yüzden uzaktan bakmakla yetindik.





Ardından Westminster Register Office ya da diğer adıyla Old Marylebone Town Hall'a gittik. Burası, 1969'da Paul'un ilk eşi Linda McCartney'le  ve aynı zamanda 2011'de üçüncü eşi Nancy Shevell ile evlendiği yer. Sadece Paul değil, Ringo Starr ve Liam Gallagher gibi müzik ikonları da burada nikah kıymış. Biz gittiğimizde maalesef burası da restorasyondaydı, şöyle bir bakıp geçmekle yetindik. Durduğum yerde bir zamanlar Paul'un evlendiği gün çığlık çığlığa ağlayan hayranlarının durduğunu düşünmek ilginç bir histi.


Sıradaki durak, turun içinde en ilgimi çeken mekânlardan biriydi. Adres: 34 Montagu Square. Burada bir daire var ki neler yaşanmış neler... 1960'ların ortasında Ringo Starr'ın yaşadığı, Paul McCartney'nin Eleanor Rigby şarkısı üzerinde çalıştığı, John & Yoko'nun meşhur Two Virgins albüm kapak fotoğrafını çektirdiği ve Jimi Hendrix'in The Wind Cries Mary'yi yazıp partiler verdiği efsane bir ev! Duvarların dili olsa da konuşsa...



Baker Street'ten geçerken Beatles'ın 1967 Aralık'ında açtığı kısa ömürlü Apple Boutique'in binasını görüyoruz. Tabii ki artık Apple değil burası, üstünde de 60'ların ünlü tasarım ekibi The Fool'un boyadığı duvar resminden eser yok. Yine de bir zamanların en "hip" ve saykodelik giysilerin ve onları alacak ünlülerin bu dükkanda toplandığını düşünmek, "ben de orada olmalıydım!" dedirtiyor.


Size bir bonus vereyim; Beatles 1967 yılının tam da benim doğum günüm olan 5 Aralık gününde bu butiğin açılışı için bir parti düzenlemiş. Partide butiğin alkol lisansı olmadığından elma suyu içmekle yetinen davetliler arasında Eric Clapton ve sevgilisi Charlotte Martin, Jack Bruce, Cilla Black gibi isimler varmış. Geceden görüntüler için buyrunuz:


Bir sonraki durağımız ise 57 Wimpole Street yani Paul McCartney'nin 60'ların ortasında birlikte olduğu sevgilisi Jane Asher ve ailesinin oturduğu evdi. Paul da bir süre bu evde misafir olmuştu. Bir gün John Lennon ile piyano başında otururken I Want to Hold Your Hand şarkısını yazdıkları ev de tam buydu. Bu arada kapının yanında asılı duran nazar boncuğunu bu fotoğrafı çektikten çok sonra fark ettim. Çok ilginç, değil mi?




Yol üstünde Help! filminde geçen restoranın önünden geçtik ve metroya binip meşhur Abbey Road'a vardık. Başta Beatles olmak üzere pek çok ünlü ve başarılı müzisyenin şarkılarını kaydettiği Abbey Road -eski adıyla EMI- Stüdyoları'na baktık. Tüm zamanların en güzel şarkılarının kaydedildiği yere...





 Pun certainly intended...


Efsane duvara ben de izimi bıraktım. Back in the USSR'ın sözlerine
 gönderme yaptım - gerçekten evimde hissettim.

Tur, tipik bir turist aktivitesiyle yani Beatles'ın efsanevi albüm kapağını canlandırma çabasıyla sona erdi. Abbey Road yaya geçidinde yürürken fotoğraf çektirmek için kuyruk olduk. İngiliz sürücüleri bu olaya alışık, korna bile çalmadan durup geçmeni bekliyorlar. Ama bilmiyorum tam bizim orada olmamıza mı denk geldi, bir anda o kadar araba geçti ki zar zor yürü, dur, poz ver, geç, geri gel derken biraz uğraştırdı. Yine de tatlı bir fotoğrafım oldu:


Tur bitti ama alışveriş bitmedi. Daha önceden gözüme kestirdiğim London Beatles Store ve It's Only Rock 'n Roll Store'a uğramadan edemedim. Küçük bir servet harcadım ama iyi grup tişörtleri ve Beatles merchandise benim zayıf noktam!

Come to mama! Yalnız bedenler çok değişiyor. "Ladies" XL olanlardan
biri gerçekten bol dururken öbürü tam üstüme oturuyor; unisex M de aynı
şekilde. Biraz şansa kalmış. Ama kumaşları gerçekten çok kaliteli.

Görmüş kadar oldunuz belki ama Beatles ve 1960'lar hayranıysanız ve yolunuz Londra'ya düşerse mutlaka bu tura katılın. Dönüşte de ister Abbey Road'un yanında Richard Porter'ın işlettiği Beatles Coffee Shop'ta oturup bir şey için ve Beatles eşyaları alın, ister London Beatles Store ve It's Only Rock 'n Roll Store'da tişörtler içinde kendinizi kaybedin!  

Richard'ın turları için: http://www.beatlesinlondon.com/

21 Kasım 2016 Pazartesi

Ayrılsa da beraber: En ateşli çift Jennifer Lopez ve Marc Anthony, Latin Grammy'lerinde buluştu


Ünlü çiftleri seviyoruz. Bizim hayatımızdan çok farklı hayatlar yaşadıkları için bize her daim çekici geliyorlar. Zorluklar yaşasalar da biz genelde hayatlarının parlatılmış versiyonlarını görüyoruz çünkü. Güzel kıyafetler, filmler, konserler, ödül törenleri... "Ne yakışıyorlar" diyoruz, hele aynı alanda çalışıyorlarsa, aynı ülkeden geliyorlarsa, benzer geçmişe sahiplerse...

Jennifer Lopez ve Marc Anthony çifti de bu çiftlerden biri(ydi). 

İkisi de Puerto Rico kökenli ve Amerikalı. İkisi de şarkıcı ve oyuncu. İkisi de çekici ve başarılı. İkisi de İspanyol kökenli şarkıcıların domine ettiği 90'lar döneminin en parlak yıldızları. 

Jennifer ve Marc, 1997'de Sony stüdyolarında tanışır. O sırada ilk albümü On the 6'i kaydeden Jennifer'ın Selena filmindeki performansından etkilenen Marc, ona bir klibinde oynamasını istediğini söyler. Jennifer, Marc da kendisiyle bir şarkı kaydederse kabul edeceğini söyler. Böylece Jennifer, Marc'ın No Me Conoces şarkısının klibinde yer alır; Marc ise Jennifer'la beraber efsane düeti, No Me Ames'i kaydeder. Bu duygusal düette ikilinin uyumu her hâliyle ortadadır.



Bu sırada bir platonik aşk filizlenir. Marc, Jennifer'a olan aşkını en güzel ve etkileyici şarkılarından biri olan You Sang to Me'yi yazarak gösterir. O sıralar Jennifer, Sean Combs (P. Diddy) ile çıkmaktadır ve bu aşk, platonik olarak "friendzone"da kalır bir süre.


Araya başka insanlar girer. Marc, 2000 yılında oyuncu ve model Dayanara Torres ile evlenir ve iki çocuk sahibi olur. Jennifer ise Sean Combs'dan ayrılır, dansçı Cris Judd ile kısa süreli bir evlilik ve ardından oyuncu Ben Affleck ile herkesin gözlerinin üstünde olduğu bir ilişki yaşar, en sonunda Affleck'ten ayrılıp nişanı atar. Aynı anda Marc da Dayanara'dan boşanır.

2004 yılı, Marc ve Jennifer'ın bir araya geldiği yıl olur. Evlenirler ve New York'ta yaşamaya başlarlar. 2006'da ise birlikte bir filmin başrollerini paylaşırlar: salsa şarkıcısı Héctor Lavoe'nin yaşamını konu alan El Cantante. Marc, Lavoe'yi canlandırır, Jennifer da karısı Puchi'yi.


2007'de ise bir müjde verirler: Jennifer hamiledir! 22 Şubat 2008'de ikiz çocukları dünyaya gelir çiftin: Maximilian David ve Emme Maribel Muñiz. People dergisi bebeklerin fotoğrafını çekmek için 6 milyon dolar öder ki bu o zamana kadar çekilen en pahalı ünlü fotoğrafıdır (sonrasında "Brangelina" çiftinin bebekleri bu rekoru egale eder).


2011 yılında Jennifer Lopez'in jüri koltuğunda olduğu American Idol yarışmasında özel bir performans sergiler çift. Marc bir Willie Colón & Héctor Lavoe bestesi olan ve bir gün kendisiyle birlikte salsa yapmak istediğim Aguanile şarkısını söyler, Jennifer da dansıyla ona eşlik eder. Sonunda sunucunun yorumu beni benden alır: "Şimdi evde ne yaptığınızı biliyoruz!"



Fakat magazin deyimiyle "cennette işler yolunda gitmez" ve çift, 2011 yılında ayrıldıklarını açıklarlar. 2014 yılında ise "uzlaşmaz farklılıklar" nedeniyle resmen boşanırlar. Jennifer, dansçı Casper Smart ile bir dargın bir barışık giden bir ilişkiye başlar. Marc ise Venezuelalı model Shannon de Lima ile evlenir. Arkadaş kalan çift, arada bir çocukları ve profesonel müzik hayatları için bir araya gelseler de geçtiğimiz perşembe gecesi Latin Grammy ödüllerinde şahane bir performans sergileyerek ne kadar efsane bir çift olduklarını tekrar hatırlatırlar.

Jennifer Lopez'in 2017'de çıkarmayı planladığı ve Marc Anthony'nin yapımcılığını üstlendiği İspanyolca albümden önce geçtiğimiz günlerde Olvidame Y Pega La Vuelta şarkısı single olarak yayımlanır. Aslında Pimpinela'nın 1982 tarihinde piyasaya sürdüğü Olvidame Y Pega La Vuelta, duygulu bir ayrılık şarkısı. Bence Marc ve Jennifer'ın yorumu, 2010'ların No Me Ames'i olabilir. 

17 Kasım'daki Latin Grammy'lerinde bu şarkıyı söyledikten sonra çift, seyircinin "öp!" tezahüratlarının üstüne öpüşür. Ardından Marc, Jennifer'ın övgü dolu sözleri -ve öpücüğü- üzerine onu bir kız kardeş gibi sevdiğini söyleyerek Jennifer'ı bir nevi "familyzone"lar. Ama "hadi hadi Marc, bize bu numaralar sökmez" deyip Jennifer'ın Ağustos'ta dansçı sevgilisinden ayrıldığını, Marc'ın da karısından ayrılıyor olduğu iddialarını ve bitmek tükenmeyen müzik aşklarını dikkate alırsak... Ne dersiniz, bu efsane çift tekrar birleşir mi?